| ÖNSÖZ 1990’ların ortasından itibaren sinemamızda yeni birşeyler olduğunu seziyorduk ve olmasını da yıllardır bekliyorduk. Türkiye tarihsel bir değişim sürecine girerken sinemamız da yıllarca beklediği ve mayaladığı hikayeleri ile önemli bir canlanma yaşadı. Bu hem üretim ve gösterimin sayısal verilerinde, hem de önemli nitelik değişiminde kendisini gösterdi. Türkiye yeni bir sinema döneminin içine girdi. Bu dönemi ben bir koordinat üzerinde yatay ve dikey eksenler üzerinde tarifliyorum: 1. Auteur yönetmenler diye nitelendirebileceğim, festivallerde ve belli sinema grupları ve küçük ekiplerle çalışan yeni sinemacılar (artık onlar da orta ve daha yaş alan bir nesil oldular.) 2. Üretim, dağıtım ve gösterimi merkezileştiren yapıyı oluşturan yapımcı yönetmenler (bu oluşum çok uzun soluklu olamadı) 3. 2000’lerden sonra ortaya çıkan “yepyeni” genç yönetmenler (ilk filmlerini Kültür Bakanlığı ve sponsorluklarla yapan, sinema eleştirmeni, cinephile ve sinema okumuş gençler, bu nesil de şu anda orta kariyer dönemlerindeler). 4. Popüler auteur yönetmenler (genellikle reklam, televizyon ve benzeri mecralardan sinemaya geçen ve hem sanat değeri taşıyan filmler yapan, hem de bu filmleri pazarlamayı da bilen, baştan halkla ilişkiler ve reklam kampanyalarını belli bir toplumsal sınıfa yöneltenler) 5. Yeni genre’ların, melez genre’ların yönetmenleri. Sinema tarihinde “yeni” kavramı II.Dünya Savaşı sonunda ve sonrasında ağırlıkla Avrupa’da yaşanan ve adları da “yeni” olan dalgalar için kullanılmıştı. Yeni Gerçekçilik, Yeni Dalga, İngiliz Yeni Dalgası, Doğu Blok ülkelerindeki hareketler ve 70’lerde Yeni Alman Sineması bu “yeni” akımlar ve hareketler. Savaş döneminde ve sonrasında sanat sinemasının faşizm, ölüm, açlık, işsizlik kavramları etrafında ulusların nasıl sona doğru yaklaştıklarını anlatan filmler yaptılar. Savaş sonrasında ekonomileri düzelen ülkeler toplumsal konulardan, tarihsel perspektife dayalı bir neden ve sonuç ilişkisinden bireyselliğe, kendine yabancılaşan aydınlara, çözülmeler yaşayan aile kurumuna, kendine bakmaya ve kendine baktırmaya başlayan kadınların ve onlara bakmaya başlayan erkeklerin uzlaşamaz kesintili tutkularla yaşanan aşklarına, ayrılıklarına ve varoluşlarını sorgulamalarına doğru bir değişim gösterdi. Eski stüdyolar canlandı (Cinecitta) gibi, popüler zenaatkar filmleri de iş yapar oldu, ama bu dönemin en önemli kavramı “yeni” dalgalardı ve “yeni” yönetmenlerdi, daha doğrusu auteur’lerdi. Teknik ve teknolojik ilerlemelerle birlikte (daha hafif kameralar, çok daha hassas film selüloidi, yeni ses kayıt cihazları ) “yeni” kavramı 1950’lerin sonu ve 1968 öğrenci olaylarına kadar Avrupa’da toplumun kültürel sermayesini oluşturan grupların ve bunların icracıları olarak yönetmenlerin ve sanatçıların tarihsel ve toplumsal dönüşüm dönemlerinde kendilerini farklılaştırmak, eskiden ayrılmak ve anlarına uygun üretmek ihtiyacının bir sonucuydu. Yeni Dalgaların ardından sinema diğer tüm mecralar ile bütünleşerek (video, bilgisayar) farklı teknolojilerle gelişerek neredeyse oyunculara dahi ihtiyaç bırakmayacak düzeyde bilgisayar ortamlarında üretilen filmlerin artık “yeni” olduğu dönemlere kadar geldi. Sanat sineması açısından özellikle Avrupa’da Yeni Dalga’nın sonrasında “yeni” birşey yapamadı. Türkiye’de ise Batı sinemasında yaşananlara koşut önemli “yeni” dalgalar olmadı. Türkiye bu açıdan önemli “yeni”leri yaratmadı. 1980’lerin ortalarında itibaren “yeni” bir söz söyleyenler İran’dan, Kore’den, Çin’den çıktılar. Dünyanın merkezinin nerede olduğunu sinema açısından değiştiren bu filmler Türkiye sinemasına da bir ivme ve cesaret verdiler. Bu Doğu’dan esen rüzgarlarla daha temel hikayeleri bize ait ses ve görüntülerde “yeniden canlandıran” son 20 yıllık dönem “yeni oluşum” olarak nitelendirilebilir. Anlatımları, yöntemleri, üretim biçimleri, işbirlikleri, dikey üretim ağının dışında da varolabilmeleri ile bu filmler ve yönetmenleri bu kitaba ve daha önceki on Türk Film Araştırmalarında Yeni Yönelimler kitapları için araştırma yapan bir yeni nesil akademisyeni de beraberinde orta yaşlarına kadar taşıdı. Araştırmacılar, yazarlar ve akademisyenler Türk Sineması hakkında bu “yeni oluşum” ile birlikte 1990ların ortalarından itibaren giderek artan bir şekilde yazmaya ve yayınlamaya başladılar. Hiç bir tarafı yeni olmasa da özellikle üniversitelerde çalışan sinema akademisyenin büyük bir bölümüne yazma şevki vermesi de “yeni oluşum”un bir yansımasıydı. Her geçen yıl sayısı artan festivaller, televizyonlarda gösterilen yakın zaman Türk film örneklerinin artması, sinemalarda Hollywood yapımlarından daha fazla Türk filmlerinin izlenmesi sinemamızın “yeni” sıfatını taşımasına yol açtılar. Aslı Daldal tüm yönleriyle sinemamızda “yeni” kavramını giriş bölümünde ele alıyor. Bu konuda Savaş Arslan, Asuman Suner’in tartışmalarından son derece ayrılan bu açıdan da ilgiyle okuyacağınız bir makale, Aslı Daldal’ın çalışması. Diğer bölümlerde yeni yöntemler, anlatımlar, mecralar, seyirci gibi başlıklar altında ilgiyle okuyacağınızdan emin olduğum makaleler yer alıyor. Canan Balan, Savaş Arslan, Gülengül Altıntaş bunlardan sadece birkaçı. Bu kitabın sinemamızda “yeni” konusunu belirginleşen konular ve yönetmenleri ele alarak ve daha çok “yeni sinema”ya bakarak bu alanda yapılmış olan çalışmalara katkıda bulunması dileğiyle. Deniz BAYRAKDAR 11 Aralık 2014 |